Fetvahane

Tarikat nedir ne değildir

TARİKAT NEDİR NE DEĞİLDİR

Bediüzzaman hazretleri “Zamanımız tarikat zamanı değil hakikat zamanıdır” diyor.

Bu zamanda tarikat olur mu diye merak edenler oluyor.

Olayı tartışalım. Kararı siz verin. Bu zamanda tarikat olur mu, olmaz mı?

Kısaca tarikat şudur;

İnsan davranışlarının iç ve dış ölçüsü vardır.

Kişi tüm hal ve hareketleri ile İslam’ın dışa ait bütün ölçülerine harfiyen uyup tüm emirlerini yerine getirir ve tüm yasaklardan da kaçınırsa kâmil bir mümin olur. Dışını şeriatın ölçülerine göre ıslah eden mümin için sıra içinin ıslahına gelir.

Kalbindeki manevi hastalıkların tamamından kurtulduğu zaman ise içi ve dışı ile kâmil bir Müslüman olur.

Tarikat; kişinin iç dünyasını tanzim etme çabasıdır.

Riyazet ve Mücahede Dönemi

Bunun için ilk tarikat dönemlerinde çok zorlu ve çileli bir yol tutulurdu. Nefsi hizaya getirmek için ağır riyazet ve mücahede altına girilir, sürekli nefse muhalefet edilir, nafile ibadet ve taat ile meşgul olunurdu. Müptedi, nefsinde gördüğü manevi hastalıkları birer birer tespit eder, ardından bunları sıraya koyup teker teker kurtulmaya uğraşırdı.

Manevi hastalıklardan biri diyelim ki yalan söylemek. Sofi bu illetten kurtulmak için bir amel arzı geliştirir şartlar ne olursa olsun ve hangi çeşidi olursa olsun asla yalan söylemezdi. Bir süre sonra icra edilmeyen bu haslet sofinin dimağından silinirdi. Yani yalan söylemek diye bir melekesi kalmazdı.

Necip Fazıl diliyle söyleyelim; yalanı dilinden silmek şeriat, kalbinden silmek tarikattır.

yalanı dilinden silmek şeriat, kalbinden silmek tarikattır

Bunu hallettiğinden emin olursa sıraya bir başkasını alırdı. Örneğin; Haset. Bu dertten kurtulmak için yeniden bir savaşa başlar ve ne zaman ki hiç kimseye asla haset etmeyecek noktaya gelmiş, o zaman mücadeleyi bitirirdi. Yani kalbinde ve iç dünyasında artık böyle bir özellik kalmamış olurdu.

Bu şekilde hırs, dünya sevgisi, makam sevgisi, tamah, gıybet, riya, kibir, ucb, gurur gibi diğer manevi hastalıkların peşine düşer ve bunların her biri için aynı yollardan giderek tamamından kurtuluncaya kadar mücahede ve mücadeleye devam ederdi.

Bunları yaptıkça hali ve duruşu değişir kamil bir Müslüman gerektirdiği vekar ve duruşa sahip olurdu.

Sürekli tazarru ve dua ederek Allah’tan yakinin artmasını sarsılmaz bir imana sahip olmasını ve son nefesinde kâmil bir iman sahibi olmasını niyaz ederdi.

Bunca riyazetten sonra feraseti açıldığı için kul olmanın sorumluluğunu anlar, istikamet üzere yaşamanın değerini bilir elde ettiği halini kaybetmekten çok korkardı. Korku ile ümit arasında bir çizgide durmaya çalışırdı.

Tarikat kemale giden yolculuğa bir takım basamaklar koymuştur. İlk hali emare olan salik biraz çalışırsa Levvame makamına ulaşırdı. Bu makamda kendi kusurlarına vakıf olan mürit sürekli tevbe ve tazarru ile meşgul olurdu. Buradan sonra Mülheme denilen bir makam vardı. Artık ona bazı şeyler ilham edilirdi. Son kademe Mutmainne makamı idi. Yani tatmin olmuş nefis,

Mutmaine olan nefis tüm beşeri zaaflardan ve dünyevi arzulardan kurtulmuş olduğu için artık iyilik ister ve doğruluk telkin ederdi. Çirkin işlerden haramdan, mekruhtan nefret eder, mubaha bile ilgi duymaz, sevmezdi. Yalnız mekruh veya mubah olan şeyler değil, dünyaya ait hiç bir şey ona çekici gelmezdi. Çünkü kalbi ve ruhu melekut aleminin nurlarına yaklaştığı için oralardan aldığı feyz ve nispet onu sarhoş eder gönül kıblesi daima bekaya bakardı.

İş bu noktaya gelince Kamil Müslüman olunur ve son nefeste iman için garanti sağlanırdı. Ama artık Evliya diyebileceğimiz bu salik son nefesini verinceye kadar durumundan asla emin olmaz, her an halinin değişmesinden korkar ve tetikte dururdu.

Bu yöntem Kadiri, Rufai, Sehreverdi tarikatlarında bir şekilde devam etti. Bu yoldan gidenler cehri zikri bir terbiye metodu olarak kullandılar.

Nakşibendîlik

Miladi 15. Yüzyılda Şah-ı Nakşibend hazretleri nefis terbiyesi ile ilgili yeni bir yöntem keşfetti.

Yöntemin özü muhabbetti. Şah-ı Nakşibend insana, kalbe ve ruha ait bazı sırları öğrenmiş bu yoldan yeni bir seyr-i süluk yolu geliştirmişti.

Ona göre insanın duygu, düşünce, fikir hatta aklının merkezi kalbi idi.

Kalbe bir çok pencere açılırdı. Beş duyu kanalı ile dünyevi alakalar, Ruh kanalı ile de uhrevi alakalar kalbe dolardı. İnsan fıtratında çeşitli letaifler ve bu letaiflerden kalbe akan sırlar vardı. Kalp bir havuz gibiydi. Hangi kanalı açarsanız suyu oradan alır ve o gelen suyun rengine bürünürdü. İnsanın aklı, çevresi, arkadaşları veya ilgi duyduğu her şeyden kalbe akan bir kanal vardı. Bütün mesele kalbi doğru yöne çevirip o yönden gelen hislere çevirebilmekti.

Burada iş insanın ruhuna düşüyor. Ruh melekut nurundan yaratılmıştır ve son derece nahif, hafif, saydam bir yapıya sahiptir. Kendi rengi yoktur. İçine dolduğu kabın rengini alır. Muhabbete ve aşka meyilli bir özelliği vardır. Ruh birine veya bir şeye aşık olduğu zaman onun rengine ve şekline bürünür. Hep onu düşünmek, onunla ilgilenmek ve onu anmak ister.

Mecnun’un taşta toprakta Leyla’yı görmesi bu yüzdendir. Çünkü onun ruhu Leyla’nın rengine boyanmıştır, başka rengi görmüyordur.

İşte Nakşibendilik bu özellikleri kullanarak insanı terbiye eder. Yani salik kamil bir mürşidi sever hatta çok sever hatta aşık olur.

Salikin ruhu mürşide aşık olunca bu duygu ruh kanalından kalbe gelir ve kalbi kaplar. Müridin bekaya bakabilen iki hasası yani kalbi ve ruhu mürşidin sevgisi ile doludur.

Mürit aşık olunca sürekli onu düşünmeye başlar. Onun gibi hareket eder, onun gibi oturur kalkar, onun gibi ibadet ve itaat eder.

Bu muhabbet kamil bir noktaya varmışsa salik fenafişşeyh olur. Kendini görmez şeyhini görür.

Böylece birçoklarının yıllar süren uzun riyazet ve mücahede çabalarını hiç göstermeden mürşide ait kemalatın sahibi olur.

Salik bu noktadan sonra mürşit kontrolünde yola devam eder fenafirresul ve fenafillah makamına ulaşır.

Bu yolculuk sırasında yeri gelir günde yüz bin defa lafz-ı celali vird olarak çeker, yeri gelir dergahın mutfağında bulaşık yıkar.

Halini ve amelini herkesten gizler. Nakşilerde gizlilik esastır. İhlası elde etmek ve her şeyi sadece ve sadece Allah rızasını gözeterek yapmak için çırpınır.

Kendisini vuslata taşıyacak mürşidine karşı derin bir teslimiyet ve muhabbet içerisindedir. Her an onu görmek, yanında olmak ister.

Bu arada farz ve sünnetler konusunda azami titizlik gösterir. Asla harama yanaşmayacağı gibi hatta mekruha ve mubaha bile yaklaşmaz. Zaten şeriat hükümlere aykırı bir tek hareket tarikat yolunda elde edilen her şeyi berbat eder.Tevbe ettikten sonra bir daha günah işlemez. işlerse yeniden tevbe eder.

Mürit şunu bilir ki tarikat binası şeriat temelinin üstüne bina edilmiştir. Bina temelden dışarı çıkarsa yıkılır. Sonra bu katın üstüne hakikat ve marifet katları çıkılır.

Nakşi yolunda halife olabilmek için on yıl çalışan da vardır 30 yıl çalışan da. Bu salikin kabiliyetine ve marifetine göre değişir. Bu uzun soluklu yolculuğu nihayete erdirenlere evliya, Allah dostu, mürşit vs. denir.

Şah-ı Nakşibend Hazretleri “Bizim yolumuzun bidayeti, başka tarikatların nihayeti gibidir” derken aşkın gücüyle kamil bir mürşidin rengine boyanan müridi kast etmiştir.

Son söz

Yeniden tekrarlamak gerekirse tarikat insanın iç alemine doğru çıktığı yolculuğun adıdır ve bu yolculuğun sonunda insanın iç dünyası her türlü beşeri alakalardan kurtulmuş gönül kıblesini tam olarak Rahman’a çevirmiş olur. İçiyle dışıyla kamil bir mümin olur.

Eskiden tarikata gelen insanlar dış alaka itibarıyla sünneti tam yaşayanlardı. Zahiri ölçüyü uydurduktan sonda batın tasfiyesi için kendilerine kamil mürşit ararlardı. Batın yolculuğu ve kalbin masivadan arınması kamil bir yol gösterici olmadan mümkün değildi. Bu yüzden insanlar dağ tepe dolaşır mürşit arardı.

Gelen müptediye mürşitler şeriatın zahiri ile ilgili bir eksikleri olup olmadığını sorarlardı. Yani kazaya kalmış namazı var mı? Oruç zekat borcu var mı ? üzerinde kul hakkı var mı? Var derlerse git bunları tamamla öyle gel derlerdi. Müptedi gider tüm borçlarını eda eder, varsa kul hakkı helalleşir öyle gelirdi. Bu noktadan sonra batın yolculuğu başlardı.

Bu yola düşenler çok ağır imtihanlara tabi tutulur, ihlas ve samimiyetleri zorlu testlerden geçerdi. Tüm engelleri ve imtihanları büyük bir başarı ile geçmek zorundaydılar. Yeri gelir akla aykırı işler yapması istenir, salik zorlanırdı. Hikmetini bilemez itaate devam etmek zorunda kalırdı. Şemsin Mevlana’dan şarap istediğini biliyoruz.

En baştaki soruya dönelim.

Şimdi insanlar tarikata gerçekten bu amaçlarla mı giriyorlar?

Bu ölçeklerde hareket eden bir dergah veya mürşit nerede var bilen var mı?

Hadi var diyelim. Seyr-i süluk yapan salik var mı?

Bu da vardır mutlaka. Ama kim bilir kaç kişi.

Menzil Şeyhi Abdülhakim Hüseyni Hazretleri; “Zamanımız tarikat zamanı değil iman kurtarma zamanıdır” derken artık eskisi gibi tarikatların batın tasfiyesi için çalışmadığını, tarikattan elde edilen, varidatın, füyuzatın ve nispetin insanlara İslam muhabbeti aşılayıp imanlarını kurtarmak için kullanıldığını söylemeye çalışmıştır.

İmam-ı Rabbani Hazretleri; “Kıyamet günü insana ne tarikattan ne, cezbeden, ne seyr-i süluktan ne keşiften ne de kerametten sorulur. Sadece emir ve yasaklarlarla ilgili sorular olur. O zaman biz niye uğraşıyoruz derseniz, biz Allah yolunda muhabbet elde etmek ve onun yolunda yardımlaşmak için uğraşıyoruz.”

Tarihçi Yazar Şevki Karabekiroğlu
BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
Positive SSL